İçeriğe geç →

Bir Müddet Daha

Siz nasıl düşünürsünüz bilmem. Ben ne zaman güzel bir kadın görsem, Tanrı güzelliğin formülünü biliyor diye düşünüyorum. Biliyor ve bu formül üzerinden üretiyor bütün güzel kadınları. Bize de, yani bütün insanlığa, bu formülün gücünü takdir edebilecek, yani güzeli anlayabilecek, gördüğü zaman “Bu kadın güzel, net güzel.” diyebilecek bir şey vermiş. Bir gen, DNA ya da yapı taşı. 

Gülten’e gelince… O güzelliği bir dokunuşla kaçıran kadındı. Belki çenesi biraz daha incelse, çizgi gibi olan dudakları biraz daha dolgunlaşsa, gözleri biraz daha büyüse ya da renkli olsa… Bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa böyle kadınlar her daim azap verir insana. Aynaya baktıklarını düşünürsünüz, yüzlerinde eksik olan o dokunuşu aradıklarını saatlerce. Fakat ne çare, bulamazlar. 

Ben bunları düşünürken, karşımda oturan Gülten söylediği cümleye tepki vermemi bekliyordu. Ameliyat olacakmış. Estetik ameliyatı. Burnuna baktım. Kısa çöpü çekmiş olmanın hüznüyle doluydu. Halbuki sorun onda olmayabilirdi. Bunu Gülten de biliyordu. Ama o seçilmişti. Bir kader mahkumu. Demir parmaklıkların ardında düşündüm onu, titreyen kanatlarıyla ölümü beklerken. Sonra yavaşça yaklaştım parmaklıklara ve derin bir nefes çektim. Çünkü ben ona tövbe etmesini salık vermek için gönderilen din adamıydım. 

– İşin günah boyutunu kafana takıyorsan, o konuda yapacak bir şey yok. Günah. Fakat kafanı kurcalıyorsa sürekli olarak, yapmak istiyorsan, yapman daha iyi bence. Yoksa ömrün boyunca acabalar ile yaşayacaksın.

Gülten çay bardağını eline aldı. İçmedi. Sanki ondan destek alıyor gibiydi. Onun en çok bu hallerini seviyordum. Ne kadar ilkel de olsa, ihtiyaç halinde olan kadın erkeğe cazip geliyordu. Ona sarılmak istedim. Sandalyeden hızla kalkarken kucağımdaki kitabı düşürdüm. Sonra da kitabı alayım derken kafamı masaya vurdum. Başımı ovalarken ona baktım. Gülüyordu. Ben de vazgeçtim sarılmaktan.  

Ertesi gün, ani bir kararla bıçak altına yattı Gülten. Elimde çiçekle odasına gittiğimde burnundaki sargıyı çıkarıyordu doktor. Bu ritüeli kapı eşiğinden, bütün ayrıntılarıyla izlemek istemiştim. Gülten’in gözündeki meraklı parıltı, doktorun yüzündeki eserinden emin yaratıcı ifadesini tutuşturmuş, tanrılara kurban edilen burnun bereket ve mutluluk getireceğine olan inancı had safhaya ulaştırmıştı. Ama tanrılar henüz son sözü söylememişti. Gülten aynada yeni yüzünün yansımasına büyük bir hayranlıkla bakarken, burnu yerini yadırgadı ve yere düşerek ayaklarıma kadar yuvarlandı. Bu olay o kadar doğal ve nev-i şahsına münhasır bir şekilde gerçekleşmişti ki, burnun konuşacağını düşünmüştüm. “Al götür beni, at cebine götür. Bunların arasında işim yok benim.” Beni bu gündüz düşünden Gülten’in çığlığı uyandırdı.

Gecekonduların arasında yükselen bir gökdelen kadar kibirli olan burun, yerini hiç kabullenmedi. Birkaç operasyondan sonra umudunu kaybeden Gülten de bu işin peşini bıraktı. Burnunun yerindeki düzlük, ölümüne kadar ona eşlik etti. Sadece bir olay var ki, o uzun bir müddet aklımdan silinmedi.

Üçüncü ameliyattan sonra, Gülten uzun bir süre depresyona girdi. İnsan içine çıkmadı. Doktorlardan hocalara, hocalardan eş dost akraba kim varsa onlara koşan ailesi perişan olduysa da Gülten’in başını evden dışarı çıkartamadı. Ben hem onun bu makus talihine üzüldüğümden, hem de onu biraz da ben yüreklendirdiğim için pişman olduğumdan onunla görüşmek istememiştim. Fakat mukadderat. Bir gün benim adımı söylemiş ailesine. Haberini alınca çaresiz gittim.

Kapıdan içeri girdiğimde, perdeleri kapalı odanın ortasında bağdaş kurmuş bir şeyler yazıyordu. Başını kaldırdı ve güldü. Ben oldukça bakımsız bir yüz beklerken, ağır bir makyaj ve parfüm kokusuyla karşılanmıştım. Yanına oturdum. Uzun bir müddet başka başka meselelerden konuştuk. Bakışlarım her seferinde yüzünün ortasındaki boşluğa kayıyor, önce bunu farketmesinden korkarak hızla başka yerlere bakıyor, sonra da bu telaşlı halimi anlayıp da içerlemesin diye telefonumu çıkarıp ona bakıyordum. 

Konuşacağımız konular bitince bir ölüm sessizliği başladı. Ben annesinin getirdiği kısır ve böreği bir kaçış yurdu olarak bellemiş, son derece leziz olmasına rağmen bu yiyecekleri idareli kullanmaya çalışıyordum. Fakat Gülten er ya da geç, top ve tanklarıyla yurdumu istila edecekti.

– Burnumla alakalı bir şey demedin?

Aklımdan “Hangi burun?” ya da “Kendisi burada olmadığı için hakkında konuşmak gıybet olmaz mı?” gibi türlü türlü münasebetsiz şakalar geçiyordu. Fakat kendimi tuttum. O da bana yardım etti ve suskunluğumun göze batmasına engel oldu.

– Belki sana çok saçma gelecek ama ben bunun bir ceza olduğunu düşünüyorum. Allah adeta bana “Benim yarattığım burnu beğenmezsen, ben de onu senden alırım.” dedi bence. Allah’ı kızdırdım ben.

Gözleri dolmuştu. O an yine ona sarılmak istedim. Fakat önceki tecrübemden bunun onu güldürmeyeceğini biliyordum. Bilerek ters bir adım attım ve yerdeki deftere takılarak karşıdaki duvara doğru sıçradım. Duvara çarpıp düştüğümde gülüyordu. Yanaklarından akan yaşlar, gülen gözleri ve o muayyen düzlük ile birlikte üç ayrı duyguyu tek bir çehrede birleştirmişti.

– Ne kadar sakarsın ya…

Bir kadın karşınızda gülerken aklınızdan çok fazla şey geçer. Formüller, tanrılar ve daha birçok şey. Fakat bunların hiçbiri sizi bir yere götürmez. Sizi bir yere götürebilecek olan tek şey gülüştür. Gülüş, zihnin otobanlarında emniyet şeridini kullanabilen tek araçtır. Hele de bir şoför koltuğunda bir kadın oturuyorsa.

Kategori: Hikayeler

Yorumlar

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir